Sitemizi Facebook'ta Beğenmek İster misiniz?

23 Haziran 2011 Perşembe

Hatırat - 8. Bölüm


AYDIN REİS CİHAN HAKANI’NIN HUZURUNDA
Aydın Reis, mübarek bir saatte İstanbul limanına girdi. Bütün toplarını ateşleyip cihanın padişahını selamladı. Kadırgalardan 300 esir çıkarıldı. Her biri sırma cepken ve en değerli kumaşlardan yapılmış libaslar giymişlerdi. Hepsi türlü ganimet eşyası taşıyorlardı. İstanbul şehrinin zarif halkı, caddelere doluşup seyre çıkmışlardı.

Şevketlü hakanımız Sultan Süleyman Han, Aydın Reis’i diğer bir reisle beraber kabul buyurdular. Namemi alıp okudular. Aydın’a iltifat ettiler. Çıkarlarken Aydın’a 500, yanındaki reise 300, 9 kapdanıma 200′er, gemi imamlarına 100′er, diğer zabitlerime 50′şer altın ihsan edildi. Ayrıca Aydın Reis’e çok değerli birer kılıç, hıl’at ve dürbün verildi. Bütün leventler Tersane’de misafir edildi. Aydın Reis’e tayinat verildi. Aydın, bütün vezirleri ve büyük kapdanları ziyaret etti. Bir ay İstanbul’da kaldı. Ay sonunda tekrar Cihan Hakanı’nın huzuruna çıktı. Sultan Süleyman Han, bana verilmek üzere Aydın’a murassa bir kılıç, murassa hançer, sırmalı hıl’at, altınla işlenmiş sancak ve iki büyük pırlantalı sorguç tevdi eti. Ayrıca 20 oturak 3 kadırga da ihsan eyledi. Henüz kızaktan inmiş olan bu tekneler, mükemmel şekilde donatıImıştı. Çok güzel topları vardı. Üstelik ağzına kadar cephane ve direk, katran, zift, halat gibi malzemeyle doldurulmuştu.

Malzemenin ağırlığından koca kadırgalar iyice suya gömülmüş, değil ambarlarda, güvertelerde bile sıçan gezecek yer kalmamıştı. Huzurdan ayrılırken Aydın Reis’in kavuğuna mücevherli bir sorguç sokuldu. Bilhassa gemilere ve gemilerin içindeki malzemeye çok sevinen Aydın, sevinçle Saray’dan ayrıldı. Cihan Hakanı, filomun Saray burnu önlerinden ayrılmasını seyir buyurmak için Yalı Köşkü’ne inmişlerdi. Filo, bütün toplarını kurusıkı ateşleyerek cihanın padişahını selamladıktan sonra deryaya açıldı.

Aydın Reis, Avlonya ve Draç’a uğrayarak Venedik Körfezi’ne girdi. Bir müddet gezdikten sonra körfezden çıktı. Sicilya’dan geçip Balear Adaları’na geldi. Mayorka adasından külliyetli esir ve ganimet alıp Cezayir’e döndü. 10 kadırga ile Cezayir’den çıkan Aydın Reis, Sultan Süleyman Han’ın verdiği 3 kadırgadan başka daha Akdeniz’de 15 tekne ele geçirmişti. 28 parça ile limana girdiğini görünce hepimiz çok sevindik. Ele geçirilen gemilerden büyük miktarda kahve, pirinç, ipekli, çuha, ayna, tabanca, tüfek çıktı.

Aydın’ı hemen kabul ettim. Hakanımızın name-i hümayunlarının bulunduğu al kadife keseyi kemal-i ihtiramla alıp üç defa öptüm, başıma koydum, sonra açıp ayakta okudum. Name-i hümayun şöyle başlıyordu: “Sen ki Cezayir beylerbeyim Gazi Hayreddin Paşa’sın, her ahvalin, mucibince atebe-i hümayunuma malum olmuştur. Gönderdiğin 300 kafir esiri makbul-i hümayunumdur. Cenab-ı Hak seni ve yoldaşlarını mansur ve muzaffer eyleyip dünya ve ahırette yüzün ak olsun. Gönderdiğim cephane ve malzemeyle mükemmel donanma düzüp Akdeniz’de düşman-ı azimimiz olan İspanyol kafirine göz açtırmayasın. İhsan ettiğim çelenkleri kavuğuna sokup, sancağımı baştardana as. Sırmalı al sancağımın şeref ve haysiyetine zinhar toz kondurmayasın.”

Hakanımızın iradeleri mucibince, sırmalı al sancaklarını Cezayir’e paşa kapısının önüne mualla bir mevkie astırdım. Her gün güneş batarken merasimle mehter vurdurup sancağı indirip kılıfına koydurur, ertesi gün güneş doğarken gene merasimle çektirirdim. Sefere çıkarken sancağı, bulunduğum kadırgaya aldırırdım.

Bu yıl da Cezayir şehri ve çevresindeki bütün yetim ve fakir oğlancıkları ve gelinlik kızları topladım. Oğlancıkları sünnet ettirip, kızları evlendirdim. Her birine ihsanlarda bulundum. Evsiz olanlara ev verdirdim, işsiz olanları işe koydum. Cenab-ı Hak, hayır yolunda sarfedilen her emeğin ve servetin karşılığını fazlasıyla ihsan buyurur. Bunu bizzat ben hayatım boyunca tecrübe ettim. Hayır yolunda ne kadar servet harcadımsa, tez zamanda Allah, birkaç mislini ihsan eyledi.

“KRALLAR İÇİNDE MASKARA OLDUM!”
Diğer taraftan İspanya kralı Karlos:
“Krallar içinde maskara oldum”, diye amiral ve kumandanlarını azarlıyor, hiçbirinin bizimle başa çıkamadığına yanıp yakılıyordu. Mecliste bulunan Cenevizli amiral Andrea Doria, hükümdarın önünde diz vurup:
“Müsterih olun efendimiz”, dedi; “ben tez zamanda gidip «Barbaros» dedikleri din düşmanını zincire vurur, huzurunuza getiririm. Dilediğiniz ölümle öldürür, onun ruhunu da ağası Oruç’unki gibi cehenneme gönderirsiniz!”

Bunun üzerine Kral Karlos’un yüzü güldü. Andrea Doria’ya gayetle itimadı vardı. Bu Cenevizli’nin elinden bir iş gelir sanırdı. Bu meclisten ve Doria’nın söylediklerinden tez zamanda haber aldım. Avrupa’nın birçok ilinde casuslarım vardı. Bununla beraber kafirlerin de Cezayir’de ve başka İslam ülkelerinde casusları bulunurdu. Cezayir’den haber sızmaması için dikkatli davranırdım. Fakat cihanın en işlek ticaret yerlerinden biri olan bu limandan askeri malumatın sızmasını tamamen önlemek imkansızdı.

Andrea Doria, beni esir almak hulyasıyla yola çıktı. Emrinde 20 İspanyol ve 10 Ceneviz kadırgası vardı. Dev gibi teknelerdi, bizim kalyonlardan büyüktü ama, bizimkiler kadar yürük ve yollu değillerdi. Benim o anda Cezayir’de 35 kadırgam vardı. Kurdoğlu Muslihuddin Reis’e, donanmayı savaşa hazır tutmasını emrettim. Zira Doria’nın Balear Adaları’ndan Mayorka’ya geldiğini haber almıştım. Fakat Doria, hükümdarına verdiği söze rağmen, Cezayir üzerine gelmeye cesaret edemedi. Şerşel limanını bastı. Bu limanı, ancak birkaç yüz levendimiz koruyordu. Leventler, Doria’yı görünce kaleye kapandılar. Doria’nın askerleri limanı ve şehri yağmaya koyulunca, leventler, düşmanın bu gafletinden faydalanıp kaleden çıktılar. Doria, böyle bir şey beklemiyordu. Türkler korkularından hisara girdiler sanırdı. Leventler, şehre dağılmış olan kafirleri ayrı ayrı yakalayıp kılıçtan geçirdiler. Bu şekilde yüzlercesi öldürüldü. Gerisi gemilerine can atmaya başladı. Fakat 1700′ü Türkler’e esir düştü.

Ben Doria’nın Şerşel’e asker döktüğünü öğrenir öğrenmez, 40 parça tekneyle Cezayir limanından çıkmıştım. Şerşel’e dümen kırdırdım. Doria, hareketimi öğrenir öğrenmez Şerşel’den ayrıldı. Düşmanın ancak artçı filosunu yakalayabildim. Şiddetli bir muharebe oldu. Düşman kadırgalarındaki Müslüman esirler, fırsat bu fırsattır deyü «Ya Allah!» çekip zincirlerinden boşaldılar. Bizden 300′den fazla levent şehit oldu ama, düşmanın bütün artçı filosu elimize geçti.

Yolda ele geçirdiğim düşman tekneleriyle beraber 60 parça gemiyle Şerşel’e gelip demir attım. Bu 60 parçanın 7 parçası, Cerbe’den gelen Sinan Reis’in filosuydu. Sayım yaptırdım. Kafirlerin elinden tam 2200 Müslüman forsası kurtarmıştık. Cümlesini azat ettim. Bir kısmını hizmetime aldım, bir kısmına para verip yurtlarına gönderdim. Gemilerden elimize geçen kafirlerin sayısı da 1900′dü. İçlerinde frenklerin «amiral» dedikleri bir de yüksek rütbeli kaptan vardı. Cümlesini forsaya çaktırdım. Şerşel’de ancak birkaç saat kaldım. Cezayir’den hareketimden 3 gün sonra gene Cezayir’e döndüm.

AYDIN REİS ATLAS OKYANUSU’NDA
Andrea Doria’yı yakalamak istiyordum. Kudretli bir filoyla Aydın Reis’i takibe gönderdim. Aydın, Sebte’ye kadar geldi, hatta Cebelitarık Boğazı’nı geçip Atlas Okyanusu’na çıktı. Fakat düşmana rasgelmedi. Bunun üzerine geri dönüp Balear Adaları’ndan Mayorka’yı ve İspanya’nın Akdeniz sahillerini vurdu. 3000′den fazla esiri gemilerine doldurdu. Barselona limanı yakınlarına kadar sokuldu. Barselona’ya çok yakın büyük bir manastır vardı. İspanya krallarının her yıl gelip bu manastırı ziyaret etmeleri gelenekti. Aydın, burayı bastı. 80 keşişi ve 36 sandık hazinelerini ele geçirdi. Yalnız gümüş kandillerin ağırlığı 25 kantar çekiyordu. Aydın’ın bu akını hakkaa ki yahşı olmuş, Kral Karlos’un gururuna büyük bir darbe indirilmişti. Aydın, ufaklı büyüklü tam 55 parça kafir gemisiyle Cezayir limanına girdi. Doria’nın Şerşel seferi, fazlasıyla cevaplandırılmıştı.

Gelen ganimetle Cezayir şehri, Hind ülkelerinin pazarlarından nümune oldu. Bir akçaya mal alan tacirler, bunu on akçaya satıp zengin oldular. Cezayir zindanlarındaki esirlerin sayısı 16000′e yükseldi. Gemilerimizde çakılı forsalar ve evlerimizde hizmet eden esirler, bu rakamın dışındaydı. Bu esirlerden en iyi kürek çeken 500′ünü ayırdım, Donanmay-ı Hümayun’da forsalık etmek üzere İstanbul’a göndermeye karar verdim. Aydın Reis, 15 parça kadırgayla İstanbul’a hareket etti.

Aydın Reis, hareketinin 27. günü İstanbul’a vardı. Cihan Hakanı Süleyman Han’ın huzuruna çıktı. Hakanımız, namemi bizzat okumak tenezzülünde bulundu. Aydın, vezirleri ve diğer ilerigelenleri de ziyaret etti. Hepsine gönderdiğim hediyelerden verdi. Çok izzet ve ikram gördü. Sultan Süleyman Han Kanuni, Aydın Reis’i tekrar huzuruna çağırdı. Bizzat hitap etmek inayetinde bulunup dedi ki:

“Baka Reis, Cezayir beylerbeyim Hayreddin Paşa’nın işleri cümle makbulümdür. Sana şimdi 5 pare kadırga veriyorum. Gemilerine ne kadar yükleyebilirsen ve ne denlü ihtiyacınız varsa top, alet ve sair gemi donatımına yarayan nesneler yüklemen için Kapdan Paşa’ya irade ettim. Sizin bilhassa yeni dökülmüş deniz toplarına ihtiyacınız vardır. Alabildiğin kadar bunlardan al. Sana birkaç top mühendisi de vereceğim. Cezayir’deki donanmamı gayetle kudretli ve her zaman için muharebeye hazır tutun. Haber aldığıma göre Kral Karlos, Cezayir hakkında gayetle kötü niyetler beslemektedir. Zinhar tedbiri elden bırakıp gaflet üzere olmıyasız!”

Aydın Reis, İstanbul’dan ayrıldığının 41. günü Cezayir’e geldi. 15 kadırgayla hareket etmiş, Sultan Süleyman Han’dan 5 kadırga almış, yolda da 7 kafir teknesi ele geçirmişti. Gelirken birkaç kafir şehrini basıp 700 değerli esir almıştı.

Aydın, hakanımızın name-i hümayunlarını verdi. Namenin bulunduğu Osmanoğulları’nın hanedan rengi olan al renkteki keseyi üç defa öpüp başıma koydum. Sonra nameyi çıkarıp okudum. Mübarek emirlerini ezberledim. Sonra tenezzülen bana gönderdikleri hıl’ati, samur kürkü, cevahirli saati, murassa kılıcı ve sancağı kemal-i tazim ve ihtiram ile Aydın Reis’ten aldım.

Bu sıralarda Kral Karlos, gayetle müşkül durumdaydı. Karındaşı Fernandoş Kral, Viyana’dan imdat isterdi. Zira hakanımız Süleyman Han, Macar serhadlerini Fernandoş Kral’a haram etmişti. Kral Karlos, baktı ki bizimle uğraşmaya gücü yetmez, gene Tlemsen beyini ayaklandırdı. Beye büyük paralar gönderip kendisine Cezayir sultanlığını vadetti. Gerçek kral odur ki, elinde bulunan bir mülkü başkasına vadede. Karlos Kral ise, defalarca tecrübe edip alamadığı bir ülkeyi, hayalinden şuna buna peşkeş çekiyordu. Ancak Tlemsen Beyi, bu vaade kandı ve isyan etti. Deli Mehmed Reis’i 40 pare gemiyle Akdeniz seferine gönderdim. Ben de Tlemsen üzerine yürüdüm. Fas hududundaki bu büyük beldeye geldim. Az bir mukavemet gördüm. Tlemsen Beyi kaçtı. Din adamları gönderip affını istedi. Bizzat karşıma çıkarsa belki affedeceğimi söyledim. Geldi. Birikmiş haracı olan 110000 altını verdi. Ayaklarıma kapandı:

“Bre kafir,” dedim; “imanını yenile! Zira en büyük din düşmanımıza uyup Müslümanlar’ın halifesi ve cihanın padişahı olan hakanımızı bu ülkelerde temsil eden bana kılıç çektin!”

Tlemsen Beyi, kelime-i şehadet getirip tecdid-i iman etti. Boş düşen nikahlı zevcesiyle yeniden nikah kıydırdı.
Ben Tlemsen’de iken Deli Mehmed Reis, 40 pare donanmasıyla İspanyol donanmasına rasgeldi. 35 İspanyol kadırgasından 29′u, pek kanlı bir derya savaşından sonra teslim oldu, diğer altısı kaçtı. Bu büyük Türk zaferi, Barselona’da bulunan Kral Karlos’un kulağına erişinçe, teessüründen perişan oldu. Zaten Almanya’da Sultan Süleyman’a, yenildiği için ağzını bıçaklar açmıyordu.

DONANMAMIN 21. İSPANYA SEFERİ
Bu zaferden cesaret alan Endülüs Müslümanları da İspanyollar’a karşı ayaklandı. Dağlardan inen 80000 Endülüslü, İspanyol kafirinin büyük ordularını perişan etti. İspanya’daki Müslüman ihtilalini haber alır almaz, Deli Mehmed Reis’i 36 gemiyle imdada gönderdim. Endülüs kıyılarına gelen Mehmed Reis, ihtilalcileri desteklemeye başladı. Şimdiye kadar donanmam, tam 21 defa Endülüs seferi yapmış ve her seferde binlerce Müslüman erkek, kadın ve çocuğunu İspanyol ateş ve kılıcından kurtarıp Kuzey Afrika’ya getirmişti. Bu seferlerin çoğunda donanmaya ben kumanda etmiştim. Aydın, Sinan, Salih Reisler de birçok sefere kumanda etmişlerdi. Allah cümlesinden razı olsun! Bu İspanyol kafiri, diğer frenklere benzemez. Gayetle zalim, kan dökücü, kendini beğenmiş bir köpek sürüsüdür. Cihan Hakanı Sultan Süleyman Han da, cennetmekan babası Yavuz Sultan Selim Han ve cennetmekan büyükbabası II. Sultan Bayezid Han gibi, bu Endülüs Müslümanları’na elden gelen yardımı esirgemezdi.

Bu hususta kendilerinin birçok ferman-ı hümayunlarını almıştım.

Günlerden bir gün, Şevketlü hakanımız Sultan Süleyman Han bin Sultan Selim Han’ın bir çavuşu olan Sinan Ağa, Cezayir’e geldi. Hakanımızın bir hatt-ı hümayununu çıkarıp verdi. Mübarek hattı, kemal-i tazim ve tekrim ile alıp üç defa öptüm, başıma koydum, açıp okudum. Sultan Süleyman Han diyordu ki:

“Sen ki Cezayir-i Arab eyaletim beylerbeyisi Gazi Hayreddin Paşa’sın, şöyle bilesin ki, İspanya Kralı üzerine sefer muradımdır. Buyurdum ki, bir yarar ademi yerine koyup İstanbul’a gelesin. Eğer muhafazaya kaadir ademin yoksa bildiresin!”

Hatt-ı hümayunu okur okumaz Sinan Çavuş’a:
“Ferman efendimizindir,” dedim; “tez vakitte İstanbul’a gelip mübarek eteklerine yüzümü süreceğim!”

Hemen hazırlığa başladım. İspanya kralı Karlos, Cihan Hakanı’nın beni İstanbul’a çağırdığını öğrenmiş, çok telaşlanmış, büyük-amirali Andrea Doria’ya, yolumu kesmesi için çok şiddetli emirler vermişti. Buna göre benim de çok kudretli bir donanmayla İstanbul’a gitmem icap ediyordu. Ta ki Akdeniz’de bir yerde Doria’yı bulup haddini bildireyim. Cezayir’de az kuvvet kalınca, on binlerce Hristiyan esirin ayaklanmak istemesi muhtemeldi. Bu esirlerin muhafazasından Mahmud Reis mesuldü. Akrabam olan Mahmud Reis’i çağırdım ve kendisine gerekli emirleri verdim. Yokluğumda esirleri iyi muhafaza etmesini, dikkatli olmasını söyledim.

Bir mübarek saatte, Cihan’ın Taht Şehri olan İstanbul’a gitmek üzere Cezayir’den yelken açtık. Donanmadan 26 parça kadırgayı almış, gerisini Cezayir’de ve Batı Akdeniz’de bırakmıştım. Allah’ın inayetiyle Akdeniz’de de 18 kafir gemisi zaptettiğim için, İstanbul’a 44 parça ile girmek nasib oldu.

Yanımda 18 reis vardı. Hepsi Akdeniz’de büyük şöhret yapmış namlı denizcilerdi. Akdeniz’i baştan başa geçerken, İspanyol kafirine ait olan İtalya’nın güney sahillerini vurmamak olmazdı. Hakanımız, İspanya ile harp halindeydi. Önce Sardunya adasının batı kıyılarına çıktım. Sonra kuzeye doğrulup Ceneviz önlerine geldim. Oradan İtalya kıyılarını takip ederek ta Messina Boğazı’na kadar indim. Sicilya’nın meşhur Messina limanına girdiğim zaman, 18 parçalık bir İspanyol filosu buldum. Şiddetli bir deniz cenginden sonra 18 gemiyi de zaptedip yedeğime aldım. Böylece “İspanya’ya sefer muradımdır!” diyen şanlı hakanımızı çok sevindirecek bir zafer kazandığım ümidindeydim.

Andrea Doria denen adı kendinden büyük kafir amirali ise, bu sıralarda Mora’nın güney sularında dolaşıyordu. Benim Messina zaferimi duyunca ödü patladı. İyonya Adaları’na doğru kaçtı. Bu adaların üzerine gittim. Fakat Doria’yı yakalayamadım. Kim bilir Akdeniz’in hangi bucağında delik bulup saklanmıştı. Sonradan Venedik’e doğru kaçtığını öğrendim. 25 gemimi Doria’yı takibe gönderdim. Bu filo, Doria’nın 7 kadırgadan müteşekkil artçısına rasladı. Yapılan vuruşmada 2 kadırga teslim oldu, 5′i kaçıp gitti. Ben, İyonya Adaları’ndan güneye inerek Mora sularına geldim. Kemankeş Ahmed Paşa bu çağda kapdan-ı derya idi. Donanmay-ı Hümayun’un bir kısmı ile Mora’nın güneybatısındaki Navarin limanında yatıyordu. İki donanma birbirimizi görünce, top ateşiyle selamlaştık. Ahmed Paşa ile görüştüm. Birlikte İstanbul’a gitmeye karar verdik.

Güzel bir kış günü İstanbul’a vardık(*). Soğuğa rağmen İstanbul’un zarif ve bahtiyar halkı, göz alabildiğine sahillere yığılmıştı. Belki 200.000 kişi vardı. Bütün toplarımı saatlerce müddet ateşleyerek Cihan Hakanı’nı, Cihan’ın Taht Şehri ve bu şehrin bilgi, nezaket ve efendilikleri bütün dünyada meşhur halkını selamladım. 18 namlı reis, çavuşlarım ve sair maiyetimle baştardamdan süslü bir kayığa binip sahile çıktım. Alkış tutan(**) halkı sevinç ve sevgiyle selamladım.

Alayın başında 200 esir yürüyordu. Ellerinde gümüş ve altından yapılmış ve her biri Avrupa’nın namlı saraylarından çıkmış ganimet eşyası taşıyordu. Sonra 30 frenk asilzadesi geliyordu. Bunlar, Avrupa’nın şöhret sahibi amiralleri, generalleri, valileri, ilerigelenleriydi. İçlerinde kral akrabası olanlar vardı. Bunlardan sonra altın ve gümüş parayla dolu torbaları sırtlarında taşıyan 200 köle, daha sonra 200 esir çocuk geçti. Çocukların başları ve boyunları mücevhere boğulmuştu. Omuzlarında zer (altın) ve sim (gümüş) teller çekilmiş pek değerli kumaş topları vardı. Bu kafileyi, Avrupa’nın çeşitli milletlerine mensup en güzel 200 kızı takip ediyordu. En kıymetli kumaşlardan urbalar giymişler, pek değerli mücevherler takmışlardı. Daha sonra gelen 100 develik kervan, ağırlığınca ganimet eşyası yüklüydü. Bu kervanı, Afrika’nın en nadir hayvanlarından müteşekkil bir kervan takip diyordu. Altın ve gümüş zincirlere vurulmuş zürafaları, aslanları, parsları ve daha nece hayvanı, bakıcıları sevkediyordu.

Bütün bu alaydan sonra ben ve reislerim ve maiyetimiz yürüyorduk. Gayet sade giyinmiştik. Bu suretle Topkapı Sarayı’na kadar geldik. Cihan Saltanatı’nın saray kapısına eriştiğim için bahtiyardım. Söylendiğine ve işittiğime göre, hayatları zafer alayı görmekle geçen İstanbul halkı bile, benim gösterdiğim kadar zengin, canlı ve renkli bir alaya şahit olmamışlar. Doğrusunu Allah bilir!

Ertesi sabah ben ve 18 reisim, Cihan Hakanı Kanuni Sultan Süleyman Han Hazretleri tarafından huzur-ı hümayunlarına kabul olunduk. Süleyman Han, bana ve 18 reisime teker teker el öptürmek suretiyle bize görülmemiş, bir iltifatta bulundu. Bunun ne büyük bir iltifat olduğunu kestirebilmek için, Avrupa krallarının vezir-i azamı eteklediklerini hatırlamak icap eder.

(*) 27 Aralık 1533 (**) O devirde “alkış tutmak” demek “yaşa!, var ol!” gibi sözlerle tezahüratta bulunmak demekti. Elleri çırparak alkışlamak meçhuldü.

8. BÖLÜMÜN SONU


Benzer Yazılar



0 yorum:

Yorum Gönderme