Sitemizi Facebook'ta Beğenmek İster misiniz?

23 Haziran 2011 Perşembe

Hatırat - 7. Bölüm


Cezayir’den de bizi çağırıp dururlardı. Nihayet Sinan Reis’i çağırdım, dedim ki:
“Baka Reis, akıbet öyle görünür ki, bize Cezayir yolu açılmıştır. Bu kış, Cicelli’de geçirdiğimiz son kış olsa gerektir. Allah izin verirse, evvel baharda Cezayir şehrine gitmemiz mukarrerdir. Artık Cezayir’de İbnül-Kaadi’yi isteyen tek kişi kalmamıştır. Hafta geçmez ki Cezayir’den bir heyet gelip bizi şehre davet etmesin. Fazla naz aşık usandırır. Demiri tavında dövmek gerek. Teşebbüse geçmemizin zamanıdır. Seni burada bırakacağım. Ailem, gemilerim, leventlerim sana emanettir. Ben Cezayir’e gideceğim. Sana oradan ne şekilde emredersem, ona göre hareket edersin.”

Sinan Reis:
“Baş üstüne paşam,” deyip çıktı. O kış çok çalıştım. Gemileri donattım. Topları onardım. Günler tez geçti. Bahar geldi.

Alem lalezara döndü. Cezayir şehrinden ve ülkenin başka yerlerinden yeniden heyetler gelmeye başladı. Hepsi, Cezayir şehrine dönüp ülkenin idaresini yeniden ele almam için yakarıyorlardı. Heyetlerden biri bana hediye olarak tarife sığmaz derecede güzel al renkte bir kısrak getirmişti. Pek makbulüm oldu.

Cicelli’den kalktık. Yanımda 12000 levendim vardı; 4000 atlı, gerisi yaya idi. Cicelli’de Sinan Reis’le sadece 300 levent bıraktım. Yolda peşimize yüzlerle, binlerle bedevi atlısı katıldı. Bizimle beraber Cezayir’e girmek istiyorlardı. Şehre çok yaklaşmıştık ki, İbnü’l-Kaadi’nin adamlarıyla karşılaştık. Gözdağı vermek için derhal taarruz emrettim. 800′ünü kılıçtan geçirttim.

İBNÜ’L-KAADİ’NİN ÖLÜMÜ
İbnü’l-Kaadi, Cezayir’e yaklaştığımı haher alınca, korkusundan dudakları çatlamış. Gerçi 12000 atlısı ve 8000 yayası vardı. Ancak bu askerin bize silah çekmeye hevesli olduğu şüpheliydi. Çekseler bile, bu kuvvet, bizi durdurmaya kafi değildi. Nitekim İbnü’l-Kaadi, bir gece baskınıyla taliini denemek istedi. Cezayir’e üç konak yerde çadır kurmuşken ordugahımıza baskın verdi. Ancak, 185 asker ve 97 at zayi edince kaçtı. Bizim tarafta bir tek şehit bile yoktu. Sabah olunca İbnü’l-Kaadi tekrar taarruz etti. Askeri ceng eder gibi görünüyor, aslında hayatını muhafaza etmek için kah kaçıyor, gah dağların ardına saklanıyordu. Hasılı gayetle acayip bir ceng oldu. Akşama kadar sürdü. İbnü’l-Kaadi’nin kumandanı Kara Hasan – ki eskiden levendim olup bana isyan etmişti – öldü. Bunun üzerine İbnü’l-Kaadi’de mecal kalmadı. Kaçmak isterken, bana taraftar Arap Şeyhlerinden biri İbnü’l-Kaadi’ye öyle bir mızrak savurdu ki, mızrak sinesinden girip sırtından çıktı. Şeyh, asinin kellesini kestirip bana gönderdi.

İbnü’l-Kaadi’nin bindiği kısrakla 100 duka verip şeyhi mükafatlandırdım. Kısrak gayetle değerliydi. Su içinde 1000 duka(*) ederdi.

(*) Bugünkü satın alma değeri takriben 600.000 TL.

İbnü’l-Kaadi ölünce, askerleri silahlarını atıp zemine kapandılar. Bu zavallılara eziyet etmekte mana yoktu. Cümlesini affettim. Salıverdim, gittiler. Bir kısmı hizmetime girmek için çok yalvarıp yakardılar. Kabul ettim. Bu Araplar’ı nizama almaya fazla imkan yoktu. İtaat nedir bilmezlerdi. Bir devletin tebaası olarak yaşamanın kudret ve nimetini öğrenememişlerdi. Böyle gelmişler, böyle giderlerdi. Ancak Anadolu’dan gelen bazı leventlerim vardı ki, İbnü’l-Kaadi’nin hizmetine girmişler, Türk’lüğün yüzünü kara etmişlerdi. Hepsi gelip boyunlarını büktüler, ellerini kavuşturup huzurumda durdular. Türkler, Araplar gibi yere kapanmayı bilmedikleri için, bu vaziyetleri, teslimiyet manasına geliyordu. Kararlarımı gayet çabuk almak itiyadımdır. Ancak eski leventlerimin karşısında bir an tereddüt ettim. Bazıları mazide büyük hizmetler etmişler, çok yararlık göstermişlerdi. İçlerinde İspanyol kaptanlarının başlarını kesmiş, gemilerini zaptetmiş olanlar vardı.

Eski yoldaşları olan binlerce levendim de ardımda saf saf duruyor, heyecan ve merakla vereceğim emri bekliyorlardı. Bunları affetmekte birkaç mahzur vardı. Biri; bu lütfum İstanbul’da nasıl karşılanır, bilmiyordum.
Çünkü bu leventler benim şahsımda, şevketlü hakanımıza isyan etmiş sayılırlardı. Ancak bir anda gelen içten bir duyguyla:

“Cümlenizi affeyledim,” dedim; “silahlarınızı alıp kuşanınız.” Hepsinin gözleri doldu. Mahcubiyetle yerden silahlarını alıp kuşandılar. Ardımdaki leventlerin de yüzünde memnuniyet ifadesi vardı. Anladım ki, eski yoldaşlarını affettiğime sevinirler. Bu kararımın isabetli olduğunu sonradan hadiseler ispat etti. Affedilen leventler, büyük fedakarlık göstererek mazideki cürümlerini örtmeye çalıştılar. Hemen hepsi şimdi şehit olarak ölmüştür. Allah rahmet eyleye!

CEZAYİR’E GİRİŞ
Bütün bu işlerden sonra yürüyüş emri verdim. Bir saat sonra büyük Cezayir şehrine girdik. Bütün ilerigelenler, surların dışında istikbalimize gelmişlerdi. Azim alkış oldu. Büyük tezahürat arasında sokaklardan geçip eski yerlerimize gelip konduk. Sinan Reis’e gemileri ve ailemi alıp Cezayir’e gelmesini emrettim.

Sinan Reis, 33 pare gemiyle Cicelli’den çıktı. Cezayir’e girince cümle toplarını ateşleyip şehri selamladılar. Ben de Cezayir kalesindeki topları ateşlettim.

Bütün Cezayir ülkesinde nizam ve intizamı temin etmek için çalışmaya koyuldum. Tlemsen beyi Abdullah, ben Cezayir’den çekilip gidince kendi adına sikke kestirmeye başlamış, padişahımızın adını sikkelerden kaldırmıştı. Kendisine name yazdım. Dedim ki:

“Tez sikkeleri Halife-i Ruy-i Zemin adına kestirip vergi borcun olan 39000 dukayı Cezayir’e yollayasın. Hazreti Peygamber’in halifesi olan hakanımız Sultan Süleyman Han’ın adını sikkelerden kaldırmakla büyük günaha girdin. Derhal tecdid-i iman eyleyesin. Yoksa seni İbnü’l-Kaadi’den beter ederim.”

Emir Abdullah, namemi alınca yırtıp atmış. Bunun üzerine ben de Abdullah’ın oğlu Emir Muhammed’ı desteklemeye karar verdim. Emir Muhammed, babasına asi olmuş, 2000 atlıyla dağa çıkmıştı. Babasını kovup Tlemsen tahtına oturmak isterdi. Bir ordu düzüp Tlemsen üzerine gittim. Yolda Emir Muhammed geldi, elimi öpüp orduma katıldı. Meğer Abdullah da Tlemsen’den çıkmış, üzerimize gelirmiş. Mazuna mevkiinde karşılaştık. Abdullah’ın ordusunu kolayca dağıttım. Asi Tlemsen emiri esir düştü. Huzuruma getirdiler. Hemen başını vurdurdum. Oğlu Muhammed’i hıl’atleyip Tlemsen beyi yaptım. 400 levendi yanına katıp Tlemsen’e gönderdim. Emir Muhammed, babasının birikmiş vergi borcu olan 90000 dukayı(*) 400 levendime teslim edip Cezayir’e gönderdi. Tlemsenliler, yeni emirlerinden gayetle memnundular.

(*) 54 milyon TL.

Bu sıralarda leventlerim, İbnü’l-Kaadi’nin karındaşı oğlu olan Ferhad’ı yakalamışlar. Huzuruma getirdiler. Af diledi. Affettim. Kabilesinin başına gitti. Oradan 20000 duka gönderip bundan böyle sadık bir kulum olduğunu, amcasının isyanıyla hiçbir alakası olmadığını bildirdi. Halbuki amcasının isyanına o da katılmıştı. Ferhad’la bir anlaşma yaptım. İznim olmadıkça Kabiliye dağlarından inmeyecek, her yıl Cezayir’e 10000 altın, 1000 deve, 1000 sığır, 2000 koyun, 100 katır, 20 binek atı gönderecekti.

Cezayir’e dönünce, donanmayı, küçük filolar halinde gazaya gönderdim. Cümlesinin başına Sinan Reis’i tayin eyledim. Önce 6 parçalık bir filo gazadan döndü. Hayırlı gaza olacağını bir gece önceden rüyada görmüştüm. 6 teknem, 6 kafir teknesini yedeğinde getiriyordu. Kafir teknelerinden biri ağzına kadar barut, kurşun, gülle ve 60 adet tunç top yüklüydü. Buna gayetle sevindim. Çünkü cepaneye ziyade ihtiyacımız vardı. Topların her biri 18 ila 24 okka çekiyordu. İkinci kafir teknesinden zift, katran, direk ve kereste, üçüncüsünden zeytin, zeytin yağı, peynir ve bal, dördüncüsünden şeker çıktı. Diğer ikisi de değerli mallarla doluydu. İlk filodan sonra diğer filolar da zengin ganimetle Cezayir’e döndüler. 35 pare teknemden hiçbiri hasara uğramamıştı. Bunun için Allah’a azim şükürler eyledim.

İspanyol kafiri, Cezayir limanının 300 metre açığındaki kayalık üzerinde kudretli bir kale yapmıştı. “Penon” derlerdi. Bu Kaleye birkaç yüz muhafızla birkaç top koymuşlardı. Kale kumandanı Don Martin de Vergas, yaşlı bir asilzade idi; eskiden namlı kaptanlardandı. İspanyol kafiri buraya fazla asker yerleştiremezdi. Zira kayalık bir avuç içi kadar yerdi. İçecek sularını bile Balear Adaları’ndan getirirlerdi. Eskiden İspanyol kafiri buradan Cezayir limanını topa tutar, Cezayirliler’e istediğini yaptırırdı. Şimdi bizden korkularından böyle haltlar yiyemez olmuşlardı. Fakat gene de limanın ağzındaki bu kayalığı İspanyol’un elinde bırakmak tedbire uygun düşmezdi. Don Martin’e kaleyi teslim edip çekilip gitmesini teklif eyledim. Reddetti. Bunun üzerine bombardımana başladım. Toplarımız 20 gün geceli gündüzlü kaleye gülle attı. Nihayet kayalığa çıktım(*). Don Martin, 700 askeriyle bir müddet döğüştükten sonra teslim oldu.

(*) 2 mayıs 1529. Bu sırada Kanuni, Viyana seferine çıkmıştı, Edirne’deydi.

KAFİRİ TOPA KOYUP ATTIRDIM
Böylece Penon elimize geçti. Vaktiyle İspanyollar, Cezayir şehri camilerinde ezan okunurken, minarelere topla nişan alıp yıkarlardı. Bu işi sırf keyif için yaparlardı. Biz Cezayir’e yerleşince bu eğlencelerinden vazgeçmişler ve buna gayetle üzülmüşlerdi. Nice minare yıkan ve nice müezzinin kellesini uçuran topçubaşıyı huzuruma getirttim:

“Bre kafir,” dedim; “keskin nişancı imişsin. Bir gülle ile bir minare yıkarmışsın. Gör şimdi top atışı nasıl olurmuş!”

Kafiri bir topa koyup deryaya attırdım. Yardımcısı olan on adet topçunun da başını kestirdim. Diğerlerini zindana attırdım.

Bu belalı kayalığın bizim için hiçbir lüzumu yoktu. Cezayir mahzenlerindeki 30000 kafir esirini topladım. Kayalığa lağım koyarak attırdıktan sonra, kayalıkla liman arasını taşla doldurttum. Limanın ağzına da çok büyük bir mendirek yaptırdım. Bu suretle Cezayir, mahfuz güzel bir liman oldu.

Penon kayalığındaki kalesini almam İspanya kralı Karlos’u gayetle kızdırdı. Bu haberi getiren zabitin başını vurdurdu. Dedi ki:
“Kale almak, benim gibi, Gran Senyor(*) gibi büyük imparatorların işidir. Barbaros gibi derya hırsızı bir adam nasıl benim kalemi alır? Fransa Kralı gibi bir hükümdarı esir edip Madrid zindanlarına atan ben, bu korsanla başa çıkamadım. Sebep general ve amirallerimin gayretsizliğidir. Yüzümü kara ettiniz. Cümleniz huzurumdan defolun!”

(*) Avrupalılar’ın Türkiye hakanına verdikleri ad. “Büyük Türk” de derlerdi.

Eskiden beri adetim, esir düşen kafir zabitlerini, kaptanlarını, valilerini, rahiplerini, sanatkarlarını yanıma çağırıp onlarla konuşmaktı. Bir esiri sorguya çeker gibi değil, bir dostumla sohbet eder gibi konuşur, bu şekilde daha iyi malumat alırdım. Bazan Avrupa’da bile kimsenin bilmediği saray esrarına dahi bu şekilde vakıf olurdum. Gerçi Akdeniz ülkelerinin hepsinde casuslarım vardı. Fakat esirlerle konuşup malumat almak, bazan daha faydalı olurdu. Kral Karlos’un sözlerini de, böyle bir vesileyle öğrendim. Görüştüğüm İspanyol esiri, Kral Karlos’un şimdi Barselona’da olduğunu, Ceneviz’e hareket etmeye karar verdiğini söyledi. Ceneviz Cumhuriyeti, Avrupa’nın birçok ülkesi gibi, Karlos Kral’ın hükmündeydi. Karlos Kral’ın büyük-amirali Andrea Doria, Cenevizli idi.

Penon kayalığının elimize düşmesinden ve derya ile bir edilmesinden haberi olmayan bir İspanyol filosu kale için mühimmat getiriyordu. Kayalığı göremeyince yanlış yere geldik sandılar. Bu zanlarını henüz tashih etmişlerdi ki gemilerim tarafından sarıldılar. Ağzına kadar cepane ve mühimmat dolu İspanyol harp gemisi bütün Cezayir halkının gözleri önünde 15 gemim tarafından zaptedildi. Bu uzun zaman için İspanyollar’a artık destursuz Cezayir kıyılarına yaklaşamayacaklarını gösterir bir hadise oldu. İspanyol gemicilerinin çoğu kılıçtan geçirilmişti. 355′i teslim olup Cezayir mahzenlerine gönderildi.

Bu sıralarda büyük kaptanlarımdan Sinan Reis hastalandı. Bu yıl seferin idaresini Sinan’ın yerine Aydın Reis’e verdim. Aydın, derya işlerinde ve bahadırlıkta Sinan’dan da ileri bir gazi idi. Kendisini çağırdım. Dedim ki:
“Oğlum Aydın, bu yıl Batı Akdeniz’i sen gezeceksin. Sebte Boğazı’na dek gidecek, İspanyol kafirine zinhar göz açtırmayacaksan. Dönüşte Endülüs kıyılarını tut. Gırnata Dağları’na(*) sığınmış din kardeşlerimizden ne kadarını taşıyabilirsen gemilere doldur, sağlıcakla Cezayir’e getir. Duam berekatı seninle biledir. Tedbiri elden bırakma!”

“Baş üstüne paşam,” diyen Aydın veda edip yanımdan ayrıldı. 10 pare tekneyle limandan çıktı. Septe Boğazı’nda(**) gezinirken beş pare kafir teknesine rastladı. Dev gibi kadırgalardı. Büyük ceng oldu. Hepsi zaptedildi. Aydın, kadırgaların içlerine levent koyup Cezayir’e gönderdi. Henüz sefere çıktığının on birinci günüydü ki bu beş parça ganimet kadırga limana girdi.

(*) Sierra Nevada Dağları ki, İspanya’nın en yüksek tepesi (3.481 metre) buradadır. İspanya zulmünden kaçan İspanya Müslümanları’nın başlıca sığınaklarındandı. (**) Cebelitarık Boğazı ki, Akdeniz ile Atlas Okyanusu’nu birleştirir. Cezayir şehrinin 750 km. güneybatısındadır.

Çok sevindim. Çünkü gayetle güzel harp tekneleriydi. Diğer taraftan Aydın, seferine devam ediyor, Güney İspanya kıyılarındaki bütün şehirleri ve kasabaları dolaşıyor, topa tutuyor, ganimet ve esir alıyor, bulabildiği Müslüman’ı kurtarıp filosuna yüklüyordu. Gemilerde artık Müslüman mültecilerden iğne atacak yer kalmamıştı.
İspanya kralı Karlos, Aydın Reis’in binlerce Endülüslü’yü gemisine aldığını duyunca, en büyük amirallerinden “Portondo” nam kafiri, Reis’in yolunu kesmeye memur etti. Portondo bu işe muvaffak olursa, 10000 duka mükafat alacaktı. İspanya kıyılarında bir yerde Portondo, üstün filosuyla Aydın Reis’in filosunu bastı. Reis, yanında bulunan büyük denizcilerden Kazdağlı Salih Reis’le tanıştıktan sonra, iyi muharebe edebilmek ve manevra yapabilmek için, Endülüslü muhacirleri kıyıya çıkarttı. İspanyollar’ın işini bitirince gelip kendilerini alacağını söyledi ama, zavallı Endülüslüler’in akılları başlarından gideyazdı. Zaten çoğu kadın ve çocuktu. Feryat ve figan içinde ağlaşıp çığrışmaya başladılar. Gemilerden inmek istemediler. Aydın ve Salih Reisler, zorla çıkarttılar. Zira bir teknede gayri muharip efrat, hele kadın ve çocuk bulunursa akıbet yamandır, muharebe iyi netice vermez.

Amiral Portondo çok yaklaşmıştı. Aydın ve Salih, hızla düşmanın üzerine gittiler. Büyük cenk oldu. Dev gibi 7 İspanyol kadırgası zaptedildi. Gayetle zalim bir kafir olan ve Müslümanlar’a yapmadığını bırakmayan Portondo ve bütün kaptanları öldüler. Böylece Hristiyanlar’ın “Şeytandöven”, Türkler’in alay olsun diye “Kafirdöven” dedikleri Aydın Reis, tilkiyi yuvasından çıkartacak derecede ince zekasıyla meşhur olan Salih Reis’in yardımıyla, büyük bir zafer kazandı. 375 kafir esir alındı. Gerisi kamilen kılıçtan geçirildi. Müslüman forsalar kurtarıldı. Kıyıda heyecanla deniz cengini seyreden Endülüslüler tekrar gemilere alındı. Bu minval üzere donanma, Cezayir’e vardı.

Aydın gelip elimi öptü. Kendisini bu sıralarda vefat eden eski yoldaşım Sinan Reis’in yerine donanma kumandanı yaptım. Salih Reis de onun muavini oldu. Aydın’ı, İstanbul’a göndermeye karar verdim. Zaten gençliğinde İstanbul’da donanmada kaptandı. Sultan Bayezid Han Cennetmekan onu, mütehassıs olarak Mısır Memluk Sultanı’nın hizmetine göndermişti. Aydın, Mısır’dan Cezayir’e gelmiş, ağam Oruç’un maiyetine girmişti.

İstanbul’a gitmek üzere on pare kadırga hazırlattım. Hepsini gelin gibi donattım. Her teknede 200 levend vardı. Forsaları en güçlülerinden seçtim. 300 esir seçtim. Bunları Aydın, hakanımız Cihan Sultanı Süleyman Han’a takdim edecekti. Kadırgaların seren direklerini baştan başa gerçek Venedik altın yaldızıyla kaplattım ki, güneş vurdukça görünen haşmetleri, tavsif edilemezdi. Çok uzak mesafeden parıltıları seçiliyordu. Bütün reisler gelip elimi öptüler. Sonra top atarak Cezayir limanından çıktılar.

7. BÖLÜMÜN SONU


Benzer Yazılar



0 yorum:

Yorum Gönderme