Sitemizi Facebook'ta Beğenmek İster misiniz?

23 Haziran 2011 Perşembe

Hatırat - 5. Bölüm


Amma bu Tlemsen Sultanı da İspanyol kafirinin elinde zebundu. Halk, İspanyol’dan, hem de öz sultanlarından zulüm görürdü. Nice zamandır Tlemsenliler, Cezayir şehrine gelirler, ağam Oruç’ un eşiğine yüz sürerler, adalet isterlerdi. Ağam Oruç, Tlemsen’i almaya da kararlıydı. Fakat Tlemsen çok uzaktı: Ta Fas’ın yanıbaşındaydı. Derya üzerinde değildi. İçerideydi. Gemiyle gidilemezdi. Sultan’ın Arap’tan ve İspanyol’dan büyük ordusu vardı. Tlemsen şehri, Cezayir şehrinden sonra Cezayir ülkesinin en büyük beldesiydi. Burasını fethetmek müşkül işti.

Amma Tlemsen fetholunmadıkça da, Cezayir ülkesi sükun ve huzur bulmazdı. Tam bu sırada Tlemsen halkı ayaklandı. Sultan kaçtı. Ahali ağama bir heyet gönderip, bundan böyle sultan olarak kendisini tanıdığını bildirdi. Oruç Reis, gayetle sevindi. Böyle cenksiz bir ülkeyi almaktan çok hazzeyledi.

Tlemsen’in Oruç’un sultanlığını tanıması, İspanya’da büyük telaş uyandırdı. İspanya’nın Afrika’daki en büyük kumandanı, Vahran(*) kalesinde otururdu. Vahran, Cezayir ülkesinin batısında, İspanya ile karşı karşıya, büyük bir limandı. Çok metin bir kalesi vardı. Binlerce asker bu kalayi muhafaza ederdi. Tlemsen, Vahran’daki İspanyol nezareti ve tasallutu altındaydı. Ağam Oruç, Tlemsen’e hakim olunca, Vahran ile olan bütün münasebetlerin kesilmesini buyurdu. Vahran’daki İspanyol kumandanının çok askeri vardı. Fakat gene de İspanya’dan imdat diledi. Ağam Oruç, kışı Tlemsen’de geçirmeye karar verdi. Yanında 4000 askeri vardı. Fakat bütün bir kış, Cezayir gibi yeni fethedilmiş bir kaleyi adeta boş bırakmaya razı olmadı. Cezayir şehri elden giderse, bütün Cezayir ülkesi elden giderdi. 3000 askerini Cezayir şehrine gönderdi. Kendisi 1000 askerle Tiemsen’de kaldı(**).

Ağamın gayesi, baharda Tlemsen’den Vahran üzerine yürümekti. Ağam Tlemsen’deyken ben Cezayir şehrindeydim. 3000 levent geldi. Ağam onlarla beraber bana 150 yük akça(***) da göndermişti.

(*) Oran (**) Tlemsen-Cezayir yolu kuşuçuşu 450 km’dir. Vahran, Tlemsen’in 100 km. kuzeydoğusundadır (***) Bugünkü satın alma gücü 180 milyon TL. kadardır

Oruç Reis, Tlemsen’de yalnız İspanyollar’ın değil, şehirden kaçan sultanın da tehdidi altındaydı.
Sultan etrafına külliyetli miktarda çapulcu toplamıştı. Fırsat gözlüyordu. Bir yandan da Vahran’daki İspanyol kafirine name üzerine name yazıyor, imdat istiyor:
“Türk korsanlarının elinde kaldım,” diyordu; “bir akçamı ellerinden kurtaramadım. Hani kralınızın şevket ve azameti nerededir? Üç buçuk korsan makuulesiyle başa çıkamaz mısınız?”

Vahran kumandanı, Tlemsen Sultanı’na 20000 altın gönderdi. Büyük bir ordu toplamasını söyledi. Baharda kendisi de Vahran’dan çıkacak, İspanyol-Arap ordusu, Tlemsen’e, ağamın üzerine yürüyecekti. Tlemsen Sultanı, türlü vaatlerle Berberiler’den 20000 asker topladı. Vahran’dan da 10000 kişi yardıma geldi. Bu 30000 asker, Tlemsen’e teveccüh ettiler. Başlarında Vahran kumandanı vardı. Çok mütekebbir, mağrur bir köpekti(*). Ağam Oruç gördü ki bu kadar kuvvete açıkta mukavemet imkanı yoktur. Şehri boşalttı, kaleye çekildi. Kafirler Tlemsen şehrine girdiler ve akla gelmez rezaletler yaptılar. Kaleyi de muhasaraya başladılar.

(*) Gomares Markisi

Ben Cezayir şehrindeydim. Tlemsen’de ahvalin kötüye gittiğini haber aldım. 1000 leventle 2000 Arap atlısı hazırladım. Ağam İshak Reis’in emrine verdim. İki, üç konağı bir günde alıp tez Oruç Reis’in imdadına yetişmesini söyledim. İskender Kethuda da İshak Reis’le beraberdi. Oruç Reis, ağam İshak’ın yetiştiğini öğrenince, bir an evvel onunla birleşmek için Tlemsen kalesinden çıktı. Kale, Tlemsen Sultanı’nın eline düştü. Oruç Reis’le İshak Reis birleştiler. Ağam Oruç, Tlemsen’i geri almak çarelerini düşünmeye başladı. Tlemsen Sultanı, yüzlerce yıldan beri saltanat süren bir hanedanın son hükümdarıydı. Bu hanedan, geçmişte çok şevketli günler yaşamış, bir ara bütün Cezayir ülkesine hakim olmuştu. Ağam Oruç, böyle bir hanedanı taht ve tacından mahrum etmek istemezdi. Şu şartla ki, İspanyollar’la işbirliği yapmasın ve bizim yüksek hakimiyetimizi tanısın. Bu şartları kabul etmediği takdirde, sultanı saltanatından mahrum etmeye mecburduk.

Ağam Oruç, 2000 leventle tekrar Tlemsen önlerine geldi. 10000′den fazla İspanyol ve Arap karşı çıktı. Üç, üç buçuk saat, azim cenk oldu. Kılıçlar al kana boyandı. Kafirlerin çoğu ecel şarabını içti. Ancak üç, dört yüzü sağ kaldı. Hepsi esir alınıp Cezayir’e gönderildi.

İspanya kralı Karlos, Vahran’daki valisine bir ferman gönderdi “Eğer başın sana lazımsa, Oruç Reis’ten gayri bütün Türkler’i kılıçtan geçiresin, Oruç Reisi sağ olarak esir alıp İspanya’ya gönderesin, ben onu ne şekilde ölümle öldüreceğimi bilirim” diyordu.

Kralının bu emri üzerine Vahran valisi, otuz-kırk bin kişiyle ağam Oruç’un üzerine yürüdü. Tam üç ay cenk etti. Fakat ağam teslim olmadı. Vali, kumandanları topladı, dedi ki:
“Bu Türkler, gayetle inatçı bir kavimdir, helak olur, teslim olmazlar. Daha bu kale önünde ne zamana kadar beklemek mümkündür? Gelin Türkler’e bir elçi gönderelim. Silahlarını alsınlar, kaleyi bize bırakıp gitsinler. Amma, yiyecekleri tükenmişse bunu kabul ederler. Tükenmemişse, son fertleri helak olmadan silah bırakmazlar!”

Ertesi sabah İspanyol elçisi Oruç Reis’in huzuruna çıktı. Ağam, levendlerine:
“Ne dersiz oğullar,” buyurdu; “elçiyi dinlediniz.”
Leventler:
“Elbette diri kalmak, ölmekten yeğdir,” dediler; “çıkıp Cezayir’e gider, sonra gelir kalemizi yeniden alırız. Amma gerçek tedbir nedir, siz daha iyi bilirsiniz.”

Oruç, kaleyi teslim etmeye razı oldu. Kafirler gayetle sevindiler. Amma maksatları o idi ki, leventler kaleden çıkınca kılıç üşürüp bir avuç Türk’ün işini bitireler. Yoksa sözlerini tutmaya zerre kadar niyetleri yoktu. Zira Türkler’i bıraktığını öğrenirse, Karlos Kral, Vahran valisi olacak namerdin başını kestirirdi.

Oruç Reis, çoğu yaralı ve aç, günlerdir uyuyamış ve ellerinden silah bırakmamış bir avuç levendiyle kaleden çıktı. Bir konak gitmemişti ki, ardından on beş yirmi bin kafir yetişti:
“Silahlarınızı bize bırakınız,” dediler; “sağ çıkıp gittiğiniz yetmez mi?”
Oruç Reis:
“Ölmek,” dedi; “silah teslim etmekten yeğdir. Ölüm ne ola ki korkalım. İnsan bir kere ölür, amma namı kalır.”
Ümitsiz bir cenk başladı. Leventler kaçar, kafir kovalardı. Kafir yetiştikçe ağam cenk veriyor, fakat her vuruşmada birkaç levent daha şehit düşüyordu. Zaten cümlesi 340 leventti. Nihayet Oruç Reis, bir ırmağa can attı. Leventlerin yarısı da köprüyü geçmişlerdi ki, İspanyollar yetişti. Köprüyü atmaya hazırlanan ağam, levendlerinin feryadına dayanamadı, hepsini bir baba evladını nasıl severse öyle severdi. Geri döndü. Askerlik ve tedbir onu icap ettirirdi ki, ağam, yanındaki leventlerle beraber Cezayir’e gele ve sonra dönüp yoldaşlarının öcünü ala. Fakat Oruç Reis’e leventleri: “Baba”(*) derlerdi. Bir baba ne mümkündür ki oğullarını kılıç altında bırakıp kaça. Oruç Reis köprüyü gerisin geriye geçti. Kafir deryasına dalıp kılıç üşürmeye başladı. Ancak leventler o kadar mecalsizdiler ki, bazılarında, kılıç kaldıracak güç kalmamıştı. Zaten Afrika’nın kızgın bir günüydü. Susuzluktan dudaklar şerha şerha çatlamıştı.

Oruç Reis’e belki yüz kişi birden kılıç üşürdü. Ağam şehit düştü. Mübarek başı kesilip İspanya Kralı’na gönderildi. Büyük ağam İshak Bey de bir kaç ay önce Kal’atu’l-Kıla’da şehit düşmüştü. Dört karındaştık. Üçünün şehadetini gördüm. Ne hikmettir ki Ulu Allah yalnız bana şehadeti nasip buyurmadı. Demek karındaşlarım benden çok mübarek kullarmış. Allah hepsine rahmet, makamlarını cennet eylesin! Amin, bi-hürmeti Seyyidi’l-Mürselin!

(*) Cumhuriyet devrine kadar Türk bahriyelileri subaylarına “beybaba” derlerdi. Böyle hitap etmek gelenekti. Altmış yaşında bir bahriye neferi, bıyıkları yeni terlemiş teğmenini böyle çağırırdı.

Ağamın şehadet haberi Cezayir’e geldikte ben artık bir tek gaye için yaşamaya azmettim.

O da, ağamın yolunda gitmek, Afrika’yı ve Akdeniz’i kafirlere dar etmek gayesiydi. Bu gaye olmasaydı, ağamın ardından yaşamanın ne değeri kalırdı? Ancak zaaf gösterecek zaman değildi. Ağlamaya bile vakit yoktu. Afrika’da biz bir avuç Türk, göz açıp kapayıncaya kadar yok olabilirdik. Çok tedbirler aldım. Ancak düşman kendinde, Cezayir şehrine kadar gelecek gücü bulamadı. O kışı hazırlıkla geçirdim. Uyuyuncaya kadar bir dakika boş durmazdım ki, aklıma ağam gelmesin. Amma gece düşüme girer, pek mahzun kalkar, unutmak için hemen işe sarılırdım. Bütün gemilerimi, toplarımı, cephaneliklerimi gözden geçirdim, yeniledim. 

İspanyol kafiri:
“İsa’ya şükürler olsun,” derlerdi; “belanın büyüğünden kurtulduk. Şimdi tez zamanda belanın küçüğüne de bakıp işimizi tamamlayalım ki, yılan büyüyüp başımıza ejder kesilmesin.”

İspanya kralı Karlos’tan(*) bir elçi geldi. Bana diyordu ki:
“Ağan ölmüş, leventlerinin çoğu kılıçtan geçirilmiş, kolun kanadın kırılmıştır. Ağan olmayınca sen kimsin ki en kudretli Hristiyan hükümdarı olan bana kafa tutacaksın? Ne yapmayı ümit edebilirsin? Gemilerini, leventlerini alıp Cezayir’den çık git, bir daha da zinhar Afrika’ya ayak basma. Bu sana son lütfumdur. Yakında Cezayir’e derya dolusu gemi yollamam mukarrerdir. Seni hala orada bulup ele geçirirsem, akıbetin vahim olur!”

(*) İspanya, Napoli, Sicilya kralı, Almanya imparatoru, Hollanda – Belçika hükümdarı olan Charles-Quint
Ben Cezayir sultanıydım. Eğer ki, Al-i Osman padişahının naçiz bir kulu, basit bir beylerbeyisi idim. Amma ki Avrupa’da namım “Cezayir kralı” idi. İspanya Kralı’nın bana böyle hitap etmesi gayetle haddini bilmezlikti. Çok ağır bir name yazıp kendisine yolladım. Cevabımı alınca, Cezayir önlerine derya misali donanmalarıyla geldiler. Karaya çıktılar. Fakat kışın iyi hazırlanmıştım, böyle bir şeyi de bekliyordum. İspanyollar büyük zayiat verdiler. 20000 kafirden birçoğu kırıldı, yedi sekiz yüzü:
“Mayna Sinyor!” deyip bize teslim oldular. Gerisi teknelerine can attılar, kralları Karlos’un haysiyetini beş paralık ve yüzünü kara edip defolup gittiler. Afrika’da Türk’ün şanı yüceldi, namımız bütün Avrupa’da duyuldu. Cezayir’de tam 13000 kafir esiri birikmişti. Bunların yirmi dördü, frenklerin “amiral” dedikleri büyük kaptanlardı. Bunları zaptetmek de bir meseleydi. Bir defasında zincirlerinden boşanmışlar. Kaçmak istediler. Zorlukla ele geçirdik. Büyük vuruşma oldu. Esirlerin üç yüzü öldü.

Şevketlü Sultan Selim Han Hazretleri namına sikke kestirip hutbe okutturdum. Maksadım bu idi ki, bütün Afrika’da Cihan Padişahı’ndan başkasının namına sikke kesilmesin. Afrika’da Araplar’ın en büyük hükümdarı Fas Sultanı idi. Fas Sultanı’nı alt etmeden, Afrika’da Türk hakimiyetini tamamlamak ihtimali yoktu. Bir gün Cezayir’de Afrika’daki Arap emirlerinden birkaçını kabul etmiştim. Kendilerine dedim ki:

“Cihan Padişahı olan Selim Han, şimdi aynı zamanda peygamberimizin halifesidir. Siz nasıl olur da aynı zamanda İslam halifesi olan Cihan Hakanı’nı bırakıp Fas Sultanı namına hutbe okutup sikke kesersiniz? Varın hakanımızın namına sikke kazdırın. İstikbaliniz, ikbaliniz ve devletiniz bu yoldadır. Veyl bu yoldan ayrılacak biçarelere!”

Sultan Selim Han efendimize mutemet adamlarımdan Hacı Hüseyin Ağa’yı gönderdim. Hüseyin Ağa, 21 gün derya yolculuğundan sonra cihanın incisi İstanbul şehrine vardı. Yalı Köşkü’nde Sultan Selim Han tarafından kabul edildi. Acizane peşkeşlerimi padişahımıza sundu. Bu peşkeşler, 20 Frenk oğlanı köle tarafından taşınıyordu. Selim Han peşkeşleri lütfen ve tenezzülen beğendi. Hüseyin Ağa’ya hıl’atler giydirildi. Kaptanlarıma miriden konaklar tahsis edilip konuklandı. Hüseyin Ağa padişahımızdan sonra devlet erkanı tarafından da kabul edildi. Onlara da acizane hediyelerimi sundu. Cihanın taht şehri olan İstanbul’da tam 41 gün kaldı. Leventlerim 41 gün şanlı taht şehrimizi gezip eğlendi. Vaktin hitamında hareket edildi. Hakanımız Selim Han, Cezayir teknelerini seyretmek üzere Yalı Köşkü’nü teşrif buyurmuşlardı. Gemilerim, bütün toplarını ateşleyerek şanlı büyük hakanımızı selamladı. Hacı Hüseyin Ağa, veda için Selim Han’ın huzuruna çıktı. Yedi kere yer öpüp padişahımızı ululadı.

Hakanımız, Hüseyin Ağa’ya bir ferman-ı hümayun verdiler ki, kendi el yazılarıyla yazılan bu ferman, beni Cezayir beylerbeyiliğine tayin ediyordu. Böylece şanlı devletimizin bir beylerbeyisi oluyordum. Bana verilmek üzere Hüseyin Ağa’ya mücevherli bir kılıç, sırmalı bir hıl’at ve bir beylerbeyilik sancağı teslim edildi. Hakanımız, Hüseyin Ağa’ya dedi ki:

“Baka Reis, işbu kılıcı Hayreddin Paşa kuluma götür, şan ve şerefle takınsın. Hıl’atimi giysin ve sancağımı zinhar yanından ayırmayıp mansur ve muzaffer gazalar eylesin. Cümle duam berekatı sizinle biledir. Hemen Cenab-ı Hak, Cezayir’deki bütün mücahit kullarımın yüzünü iki cihanda ak eylesin. Amin, bi-hürmeti Seyyidi’l-Mürselin!”

Hüseyin Ağa, İstanbul’dan hareketinin sekizinci günü Mora’nın güneyinde Koron limanına varıp demir attı. Limanda 8 pare Venedik gemisi ile sayısız Türk gemisi yatardı. Hüseyin Ağa, Venedik gemilerinin amiraline bir nezaket ziyareti yaptı. Amirale dedi ki:

“Artık Cezayir toprağı, Selim Han’ın mülküdür. Efendim Hayreddin Paşa, bir Osmanlı beylerbeyisidir. Donanmamız da, Donanmay-ı Hümayun’un bir parçasıdır. İstanbul’dan nece buyruk alırsak ana göre hareket ederiz. Padişahımızla dost iseniz, Cezayir gemilerinden de korkunuz olmasın. Düşman iseniz, biz de Akdeniz’i size dar ederiz.”

Hüseyin Ağa, Koron’dan hareketinin sekizinci günü Cezayir’e geldi. Böylece İstanbul-Cezayir yolunu 16 günde almış oldu. Derhal Hüseyin Ağa’yı ve İstanbul’dan dönen kaptanlarımı çağırdım. Padişahın ihsanlarını kemal-i tazim ile aldım. Öpüp başıma koydum. Kılıcı kuşanıp hıl’ati sırtıma geçirdim. Selim Han’ın şanlı sancağını başımın üzerinde yüksek bir yere astırdım. Azim ferahlık buldum. Artık İspanyol kafiri bile benimle başa çıkamazdı. Çünkü arkamda Selim Han gibi bir cihan hükümdarı vardı. Ne istesem lütf-u inayetini benden esirgemezdi. Gece büyük bir ziyafet verdim. Bahşişler dağıttım. Eğlenceler düzenlenmesini emrettim. Hüseyin Ağa, vazifesini istediğimden ala ve ümidimden fazla yapmıştı. Kendisini Cezayir’de büyük bir vazifeye tayin edip mükafatlandırdım.

Büyük düşmanımız İspanyol kafiri idi. Buna şek ve şüphe yoktu. Cenevizliler gibi başka kafir milletlerle de harp halindeydik. Ancak bir de bizim Cezayir’e yerleşmemizden gocunan Cezayirli, Tunuslu, Faslı hükümdar ve hükümdarcıklarla uğraşmak zorundaydık. Fasta büyük bir hanedan olan Fas sultanları hüküm sürüyordu. Burası büyük bir devletti. Fakat son zamanlarda iç kavgalarla dirliği ve düzenliği bozulmuştu. Şimali Afrika’da Fas’tan başka ehemmiyetli bir devlet yoktu. Tunus ve Tlemsen’de hüküm süren Hafsiler ve Abdulvadiler, eski ehemmiyetlerini külliyen kaybetmişlerdi. Arkalarını İspanyol kafirlerine dayayıp bizimle gizli veya açık mücadele etmek yolunu tutmuşlardı. Kendilerini ilk fırsatta ortadan kaldıracağımı biliyorlardı. Niçin, izah edeyim:

Biz, Doğu Akdeniz’den Batı Akdeniz’e gelince önce Tunus’a ayak basmış, Hafsi Sultanı ile anlaşmıştık. Bizim sayemizde Tunuslular zengin oldular. Uzun zamandan beri mamurluğunu yitirmiş olan Tunus şehirleri şenlendi, bolluk ve refah içinde yüzmeye başladı. Tunus Hafsi Sultanı, İspanyol ve Ceneviz tasallutundan sayemizde kurtuldu ve gene sayemizde, ödediğimiz haraçla hazinesini doldurdu. Kendisinden memnunduk ve Allah bilir, ne ülkesinde, ne malında gözümüz vardı. Yoksa elimize o kadar fırsat geçmişti ki, istesek kendisini ortadan kaldırmaya muktedirdk. İşte bu şartlar içindeyken biz Cezayir’i fethettik, Tunus’tan büyük bir devlet olduk ve en büyük Hristiyan devleti olan İspanya ile amansız bir savaşa giriştik. Müslümanlık onu icap ettirirdi ki, bu amansız savaşta Tunus Sultanı bizi desteklesin. Ancak Sultan, Osmanlı himayesine girmemizden ve Selim Han’ın tebaası olmamızdan ziyadesiyle ürktü.

Biliyordu ki Osmanoğulları cihangir bir sülaledir ve Selim Han, birkaç yıl içinde yüz Tunus ülkesi büyüklüğünde ülkeler fethetmiştir. Sanırdı ki, hakanımız Selim Han’ın kendi fakir ülkesinde de gözü vardır. Bilmezden gelirdi ki, hakanımın beylerbeyilerinin, Tunus sultanından daha bol toprağı ve askeri olan nece sancak beyleri vardır. Netekim Selim Han’ın bir beylerbeyisi olan ben, Avrupa’nın yarısına hakim olan İspanya kralı Karlos’u birçok defalar mağlup etmiştim. İşte bu minval üzere Tunus Sultanı ile aramız açıldıkça açıldı. Tek başına bana kafa tutamayacağını bilen Sultan, bir taraftan İspanya’dan yardım isterken, diğer taraftan da yerli emirleri aleyhimde kışkırtıyordu. Kışkırttıklarının başında, Tlemsen’in Abdulvadi hanedanından inen hükümdarı vardı. Bu hükümdar, bana tabi idi. Ancak el altından İspanya ile münasebet kurmaktan da geri kalmıyordu. Tunus Sultanı’nın Tlemsen beyine yazdığı nameyi ele geçirdim. Bu namede hulasaten deniyordu ki:

“Hayreddin Paşa denen izbandut, ağası Oruç’tan daha da büyük bir beladır. Hele şimdi arkasını Sultan Selim Han’a dayamıştır. Onun için gururuna son yoktur. İspanya dahil, cihana kafa tutmaktadır. Sultan Selim Han, Hayreddin’i adam sanıp kendisine beylerbeyilik ve paşalık ve murassa kılıç ve hıl’at ve sancak vermiştir. Hayreddin, Anadolu’dan devamlı insan ve malzeme yardımı almaktadır. Tedbir budur ki, el birliği edip Afrika’da bir tek Türk bırakmayalım. Şimali Afrika’ya ayak bastıkları on yıl olmadığı halde Türkler, şimdi hepimize efendilik taslamaktadırlar.”

BİR OSMANOĞLU’NUN ELiNDEN ÜLKE ALINDIĞINI KİMSE DUYMAMIŞTI
Bütün kudret Allahü Taala Hazretleri’nin elindedir. Dilediğini aziz ve dilediğini zelil eder. Tunus Sultanı, dinimizin bu inceliğinden gafildi. Elbet büyük kusurları vardı ki, Cenab-ı Hak tarafından zelil kılınmıştı. Şimdi Cezayir’i benim elimden almak artık hiçbir dünyevi kudretin iktidarı dahilinde değildi. Çünkü ülke benim değil, Şevketlü hakanımız Selim Han’ındı. Şimdiye kadar bir Osmanoğlu’nun elinden ülke alındığını da kimse işitmemişti. Gerçek bu merkezdeydi. Kim ki bu gerçeği kavramakta anlayışsızlık gösterecekti, başını en büyük belalara sarması mukadderdi. Cezayir halkı, bizi seyiyordu. Ülkeye getirdiğimiz nimetlerin değerini müdriktiler. Koca Cezayir ülkesindeki emirlikleri, kabileleri bir araya, bir idareye toplamıştık. Ticaret, biz gelmeden öncesine nispetle birkaç kat artmıştı. Müslümanlar artık İspanyol kafirinin tasallutundan emindiler. Hür ve başları dik yaşıyorlardı. Çünkü cihanın en büyük hükümdarının tab’ası idiler(*).

Bununla beraber bazı kabileler teşvik ve iğvaya kapıldılar. Üzerlerine 6000 yaya ve 6000 atlı asker gönderdim. Gazilerim, asileri, ibret teşkil edecek şekilde cezalandırdılar. Tlemsen’de de kıpırdanmalar vardı. Fas padişahı da Tlemsen işlerine karışıyordu. Çünkü Tlemsen, Fas’ın yanıbaşında idi. Tlemsen’deki Abdulvadi hanedanı arasındaki kavgalar da halkın huzurunu bozuyor, İspanyol kafirinin ekmeğine yağ sürüyordu. Bu hanedandan Emir Mes’ud, Cezayir’e gelmiş, büyük karındaşına karşı benden yardım istiyordu. Mes’ud’un yanına 3000 atlı ve 1000 yaya askerimi katıp Tlemsen’e gönderdim. Zira Tlemsen Sultanı’nın aieyhimde olur olmaz söz söylediğini casuslarım bana bildirmişlerdi. Kendisini İspanyol zulmünden kurtardığımız bu nanköre haddini bildirmek gerekti. Sultan’ın diğer bir karındaşı, Emir Abdullah da, Vahran’a kaçıp İspanyollar’dan yardım istemişti.

(*) 1962′de Cezayir istiklaline kavuşunca, milli hareketin en büyük liderlerinden olan Albay Muhandu’l Hacc şu beyanatı vermiştir:

” Her şeyi, hatta bir millet oluşumuzu, Türkler’e borçluyuz. Osmanlılar geldiği zaman, bizler korsandık. Yüzlerce kabileden müteşekkildik. Osmanlılar, başımıza bir paşa getirdiler. Dağınık aşiretleri bir araya topladılar. Onları bir kavim haline koydular. Bu kavim, 300 yıl, merkezi Türk idaresi altında kaldı. Birliğin kudretini öğrendi. Türkler sayesinde, millet haline geldik.” (Hürriyet gazetesi, no. 5.121, 3.8.1962, s. 5c).

5. BÖLÜMÜN SONU


Benzer Yazılar



0 yorum:

Yorum Gönderme